1. Haberler
  2. Kültür-Sanat
  3. BİDAT VE DALALETTEN KÜFRE EVRİLEN “BÂBÎLİK”

BİDAT VE DALALETTEN KÜFRE EVRİLEN “BÂBÎLİK”

featured
Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

BİDAT VE DALALETTEN KÜFRE EVRİLEN “BÂBÎLİK”

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159.)

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159.)

Bu seri dâhilinde bir evvelki yazımızda İslâm’a aidiyet iddia ederek doğan bidat ve dalalet fırkalarından bahsetmiş ve bunların birçoğunun küresel çapta yürütülen İslâm’ı imha projelerine hizmet etmek üzere kullanıldıklarını, bu süreç içerisinde de bidat ve dalaletten küfre sürüklendiklerini ifade etmiştik.

Bu yazımızdan itibaren onlardan biri olan Bâbîliği ve onun devamı niteliğindeki Bahâîliği ele alacağız. Ama önce bu konuyla ilgili bazı kelime ve kavramlara zaruri olarak temas etmek istiyoruz:

I- İSLÂMÎ TERMİNOLOJİYİ DOĞRU KULLANMAK

Kelimeler, kavramlar, terimler bir binanın yapıtaşları gibidir. Yerli yerinde kullanılmazlar ise binanın sakat olması gibi, ortaya konacak olan tezin inanılırlığı da zarar görür. Bu sebeple bu ve müteakip yazılarımızda kullanmak mecburiyetinde olduğumuz bazı terim ve kavramları kısaca izah edelim:

1- “Bidat” ve “Dalalet” Kavramları

İslâmî literatürde bidat, “İslâm’da olmayan, İslâm’ın mana ve mahiyetine ters düşen yabancı ve yanlış fikir, görüş, kanaat ve fiillerin dindenmiş gibi gösterilmesine” denir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bidat hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir.” [1]

Bidat ya amelde ya da itikatta olur.

Eğer amelde ise, sünnetin tersi olarak kabul edilir ve dinde yabancılaşma anlamına geleceğinden mutlaka terk edilmeli, tekrarlanmamalıdır. Selef-i sâlihîn ve bütün İslâm uleması, yukarıdaki hadis-i şerife gereken hassasiyeti göstererek bidatlere karşı çok tepkili olmuşlardır. Tarih boyunca yazılan bütün eserlerde bu tepkiyi görmek mümkündür.

Bidat eğer amelde değil de itikatta ise, İslâm akaid esaslarına göre “itikattaki bidat küfür olduğundan” bu bidati işleyen kimse İslâm dairesinin dışına çıkmış olur. Bu hususta çok hassas olunması ve bu tür bidat işleyenlere şiddetle karşı çıkılması, zaten imanın gereği olarak her müminin vazifesidir.

Dalalete gelince; dalalet en genel anlamıyla “sapkınlık” demektir. Yani İslâm’dan sapmayı ifade eder.

Bu sapma amelî anlamda ise, elbette ki bundan vazgeçilmelidir. Şayet sapkınlık dediğimiz hal, itikadî anlamda ise, bidatte olduğu gibi, burada da kişi İslâm dairesinden çıkar, yani küfre düşer.

O bakımdan bidat ve dalalet, İslâm’ın reddettiği, İslâmî bünyeyi ifsat eden manevi birer mikrop gibidir. İslâmî bünye bu manevi mikroplardan mutlaka korunmalıdır.

İslâm’da kötülükler (yani menhiyat ve seyyiat) en ağırından daha hafifine doğru bir tasnife tâbi tutulsa, birinci sırada küfür, ikinci sırada da bidat ve dalalet gelir. Haramların en büyüğü bile bunlardan sonra gelir. Sebebi de şudur:

Haramların irtikâp edilmesi kişinin şahsını ilgilendiren amelî isyanlardır. Bidat ve dalaletler ise, Allah’ın vaz’ettiği dinin yapısını bozmaya yönelik tehditler ihtiva etmeleri açısından, hem Allah’a hem de insanlığa karşı işlenmiş büyük cürümlerdir.

Arif ve zahidlerden Fudayl b. Iyaz bu hususta ölçü mahiyetinde şöyle demiştir:

“Şeytan bidatleri masiyetlerden daha çok sever. Çünkü masiyetten tövbe vardır, bidatten tövbe yoktur.”

Onun için bidat ve dalalet dendiğinde, bunların iman ve İslâm açısından teşkil ettiği mahzur, zarar ve tehlike bilinmeli ve bu tabirler buna göre yerli yerinde kullanılmalıdır.

2- Fırka ve Mezhep Kavramları

Birçok kişi bilerek veya bilmeyerek bu iki kavramı birbirine karıştırır.

“Fırka kelimesi (çoğulu fırak) sözlükte “ayırmak, bölmek; açıklayıp hükme bağlamak” mânalarına gelen fark kökünden isim olup, insanlar arasından ayrılmış belli bir grup ve topluluğu ifade eder. Terim olarak, İslâm fikir tarihinde kendilerine has siyasî düşünce veya itikadî telakkilere sahip bulunan gruplar için (…) kullanılmıştır.”[2]

Mezhep ise bir terim olarak “Dinin aslî veya fer’î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem” diye tanımlanabilir.[3]

Fırka, “tefrika” ile aynı kökten gelir. İslâm’la açı yapmak, “sevâd-ı azam” denen Müslümanların büyük çoğunluğundan ayrılmak manasında kullanılır.

Yazımızın girişinde mealine yer verdiğimiz ayet-i kerimede fırkalaşmanın, yani parça parça olmanın tehlikesi haber verilmektedir. Keza Hz. Peygamber (s.a.v.) yetmiş üç fırka hadisinde “Ümmetim yetmiş üç fırkaya (parçaya) ayrılacaktır, biri müstesna bu fırkaların hepsi cehenneme girecektir” buyurarak İslâm’la açı yapan bu fırkalara işaret etmiştir. Hadiste “fırka-yı naciye” diye anlatılan kurtulacak olan topluluk, ehl-i sünnet ve’l-cemaat olup, bu da Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabının yolundan gidenler olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla fırka-yı naciye olan ehl-i sünnet, diğer yetmiş iki fırkadan Hz. Peygamberin (s.a.v.) lisanıyla ayrılmıştır. O bakımdan geçmiş yazılarımızda da anlattığımız üzere ehl-i sünnet ve’l- cemaat yolu, Kuran – Sünnet yoludur, fırka-yı naciyedir, sırat-ı müstakimdir. Ve yine bu sebeple ehl-i sünnet bir mezhep değildir; hak olan bütün itikadî ve amelî mezhepleri içine alan, İslâm’ın ta kendisidir.

Mezhep, İslâm’ın hudutlarının dışına çıkmayan, dinin mahiyetiyle sınırlı bir ekol, mektep ve zenginliktir.

Mezhepler dinin çerçevesini aşıp bir taşkınlık göstermeyeceği için, “mezhep” kelimesiyle, dinden sapma anlamına gelen “fırka” kelimesini birbiri yerine kullanmak son derece sakıncalı olup kavram kargaşasına sebep olur. Hatta böyle bir kullanım, fıkhî yahut itikadî birçok yanlışa düşülmesine de sebep olabilir. O bakımdan biz Müslümanlar, kullandığımız kelimeleri seçmede son derece dikkatli olmalıyız.

Bu zaruri izahattan sonra şimdi yazımızın asıl konusu olan Bâbîlik ve Bahâîliğe geçebiliriz.

II- BÂBÎLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI VE TARİHÎ SÜRECİ

1- Bâbîlik Nedir?

Bâbîlik “bâb” yani “kapı” kelimesinden neşet etmiştir. “Derin manalara açılan kapı” anlamında böyle bir adlandırma tercih edilmiş olsa da gerçek hiç de öyle değildir.

Bâbîlik, ehl-i sünnet âlimlerince “bidat ve dalalet fırkası” kategorisinde değerlendirilen “Şiîlik” bünyesinde vücut bulmuştur. Şiî İmamiyye / İsnâaşeriyye fırkası içinde doğan “Şeyhiyye” ve “Keşfiyye” adı verilen batıni hareketlere dayandırılır.[4]

Bu çerçevede Bâbîliğin ve onun devamı mahiyetindeki Bahâîliğin ortaya çıkışında belirleyici olan, Şii İmamiyye / İsnâaşeriyye’deki “Kayıp İmam” yahut “Beklenen Mehdî (el-Mehdîyyü’l-Muntazar)” meselesidir. Bundan dolayı Bâbîlik ve Bahâîliğin kurucuları, kendilerini ya Kayıp Mehdî’nin temsilcisi ya da bizzat kendisi olarak tanıtmışlardır.

Burada Mehdî konusunda kısa bir malumat aktarmak zaruri olmaktadır. Ta ki İslâm’da gerçek anlamda Mehdî inancı nasıldır, “Kayıp İmam” veya “Beklenen Mehdî” gibi söylemlerin İslâmî kaynaklarda yeri var mıdır, netleşmiş olsun.

Hemen belirtelim ki, Şiîlerin ve dolayısıyla da Bâbî ve Bahâîlerin inandıkları Mehdî, İslâm’da olan, Hz. Peygamberin (s.a.v.) hadislerinde haber verilen Mehdî değildir.

Hadislerde haber verilen Mehdî, ahir zamanda ümmet-i Muhammed’i, inkıraz halinden hidayet ve kurtuluş yoluna, sırat-ı müstakime sevk edecek; diriliş ve şahlanışa taşıyacak; dünyada hakkın / İslâm’ın hâkimiyetinin tesis ve ikamesine vesile olacak, Hz. Peygamberin (s.a.v.) halifesidir.

Bu manadaki Mehdî’nin geleceği, manen mütevatir derecede yüzlerce hadisle sabittir. (Mesela sadece İmam Süyûtî’nin tespit ettiği hadisler 250’den fazladır.) Bundandır ki Mehdî inancı bir akaid meselesidir. İnkârı itikatta bidat olup, yukarıda da geçtiği üzere akaidimize göre itikattaki bidat, küfür sayılmıştır.

İmamiyye / İsnâaşeriyye Şiasında ise bu kavramın mahiyeti çok farklıdır.

Onlara göre Mehdî’den maksat, kaybolduğu iddia olunan on ikinci imamdır. Bu güne kadar bin yıldan fazla bir zamandır nerede olduğu bilinmeyen, ama hayatta olduğuna ve mutlaka geri geleceğine inanılan (!) efsanevî bir kişiliktir.

Bu konuyu gelecek yazılarımızda daha detaylı ele almak üzere burada şu kadarını belirtelim ki, Şia’nın inandığı ve savunduğu ve onlara göre dinî hayatı baştan başa şekillendiren bu Mehdî telakkisinin, Kuran ve Sünnet’ten hiçbir delili yoktur. Delil olarak ileri sürülenler asla gerçek anlamda bir mesnet olmayıp zorlama ve fasit tevillerdir.

İşte Bâbîlik ve Bahâîlik, İslâm’la alakası olmayan bu yanlış Mehdî anlayışına dayanmaktadır.

2- Kurucusu ve Tarihî Süreci

Bâbîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed (1819 – 1850) Şiraz’da doğmuştur. Gaybî ilimler ve Hurufilikle de ilgilenmiştir.

Şiî bir yapılanma olan Şeyhîliğin etkisinde kalarak, önce Mehdî’nin temsilcisi olduğunu iddia etmiş, sonraları ise Mehdî’nin bizzat kendisi olduğunu söylemeye başlamıştır.

Ayrıca İran’da geziler tertip etmiş, pek çok taraftar toplamıştır. Bu taraftarlar arasında bazı kimseleri seçerek kendilerine yoğun propagandalar yaptırmış, böylece İran’da devlet tarafından tehlikeli kabul edilen bir hareketin lideri hüviyetine bürünmüştür. Bu sebeple de 1850 yılında idam edilmiştir. İdam edilmeden evvel yerine Mirza Yahya Nuri adlı bir halef tayin etmiştir.

III- BÂBîLİĞİN İDDİALARI VE DEĞERLENDİRİLMESİ

Şimdi de Bâbîliğin bazı iddialarını ve bu iddiaların İslâm akaidine göre ne anlama geldiğini aktarmaya çalışalım:

– Bâbîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed, kendisini önce “bâb / dinî önder” olarak tanıtmış, daha sonra ise Mehdî olduğunu iddia etmiştir. Bununla da kalmamış, “el-Beyân” adlı bir kitap yazarak, tarihte nadir görülmüş bir hadsizlikle bunun bir “kutsal kitap” olduğunu ve Kuran-ı Kerim başta olmak üzere bütün kutsal kitapların hükümlerini kaldırdığını, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin de sonlandığını, dolayısıyla zımnen kendisinin peygamber olduğunu ileri sürmüştür.

Bir kutsal kitabı neshetmek, bir peygamberin peygamberliğini sonlandırmak gibi iddialar şüphesiz ki aynı zamanda ilahlık iddiasıdır.

Görülüyor ki, önceleri bir bidat ve dalalet fırkasının lideri konumundaki bu sapkın kişi, sonra Mehdîlik, daha sonra peygamberlik en sonunda da zımnen ilahlık iddiasıyla küfrünü katmerleştirmiştir.

Bu durum, İslâm’dan sapmanın nasıl kontrolden çıkarak ilahlık iddiasına kadar varabildiğinin; bidat ve dalaletle başlayan yolun nasıl küfürle neticelendiğinin ve hatta İslâm’ı imha etmeye kalkıştığının ibretlik bir göstergesidir.

Bu ilahlık iddiasından sonra Bâbîliğin diğer sapkınlıklarını saymak lüzumsuz gibi görülse de, bir fikir vermesi açısından bir kısmına daha kısaca temas edelim:

– Bu şahıs Kuran’ın neshedildiğini ve bunu kendisinin yaptığını iddia etmekle, haramları ve her türlü ahlaksızlığı mübah ilan etmiş olmaktadır. Böyle bir telakkinin sebep olacağı felaketin boyutları asla tasavvur edilemez. Bu, toplumda anarşi, terör ve kaosa zemin hazırlamak demektir.

– Bâtıl hezeyanları ilahlık iddiasına kadar varan bu mahut kişinin, doğum yeri olan İran’ın Şiraz şehri ve hapsedildiği, sürgüne gönderildiği yerler, bağlılarınca hac mekânı olarak ilan edilmiştir.

– İlahlık iddiasındaki bu şahıs, cenaze namazı dışında cemaatle kılınan bütün namazları kaldırdığını iddia etmiştir.

– Bu şahsın iddialarının gerçeklerden ne kadar uzak olduğuna verilebilecek bir başka örnek de, 19 rakamının mukaddes kabul edilmesidir. 19 rakamı bu yapılanmada o kadar mühimdir ki, hayatın hemen her sahasında kendini gösterir. Mesela her bir Bâbî’nin sahip olabileceği kitap sayısı bile 19 ile sınırlandırılmıştır.

Bâbîlikle ilgili bu kadar malumatın kâfi olduğunu düşünüyor, diğer saçmalıklara girmiyoruz.

Ortaya attığı iddialar ve faaliyetleri sebebiyle 1850’de Şah’ın emri ile Tebriz’de kurşuna dizilen bu kişinin iddialarında küfrü gerektiren pek çok husus olduğu gayet net olarak ortadadır.

Bâb Mirza Ali Muhammed’in ölümünden sonra bu bâtıl akım sona ermemiş, Mirza Hüseyin Ali ve onun oğlu Abdülbahâ (ö. 1921.) tarafından daha da ileriye taşınarak Bahâîlik adında ikinci bir yapı zuhur etmiştir. Küresel planda da kabul gören bu oluşum, çeşitli ülkelerde merkezler açmak suretiyle İslâm’ı dejenere etmek maksadıyla kullanılmış ve halen de kullanılmaktadır.

Gelecek yazımızda Bahâîlik denen bu sapkın hareketten bahsedeceğiz.

Bu yazımızı bitirirken şu hususa bir kere daha dikkat çekmek isteriz:

Güya İslâm menşeli olarak ortaya çıkan Bâbîlik ve Bahâîlik, küresel çaplı İslâm’ı imha, küfür ve işgal projeleri ile tam bir hedef ve gaye birliği içindedir. Hatta korkunç bir cüretkârlıkla, onların direkt seslendiremeyecekleri kadar açık bir şekilde Kuran’ı ve Hz. Peygamberi (s.a.v.) hedef alarak, İslâm’ı bütünüyle iptal etmeye kalkışmıştır. 

Bu durum, bizim bu seride dikkat çekmeye çalıştığımız bir tezimiz olarak, bidat ve dalalet fırkalarının küresel küfür ve işgal projeleri tarafından nasıl kullanıldıklarını gösteren ibretlik bir örnektir.

Devam edeceğiz.

 

[1] Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 2.

[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/firka

[3] https://islamansiklopedisi.org.tr/mezhep#1

[4] Ayrıntılı bilgi için bkz: https://islamansiklopedisi.org.tr/bahailik

1
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü
BİDAT VE DALALETTEN KÜFRE EVRİLEN “BÂBÎLİK”

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Giriş Yap

Avrasya Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!