Ali DEĞERMENCİ
Güdümlü Âlimler, Kontrollü Fetvalar!
Geçen haftaki yazımızda İstanbul’da gerçekleşen İslam Âlimleri Konferansının genel bir değerlendirmesini yapmıştık. Bu konferansın sonuç bildirgesinin Ayasofya’da açıklanması münasebetiyle, Ayasofya’nın mevcut durumuna ve programın son gününün bu mekânda icra edilmesinin mana ve mesajına vurgu yapmamız da zaruri olmuştur.
Ayasofya, Hıristiyanlığın teslis inancının şiarı olan bir mekân idi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedince, fethin sembolü olarak Ayasofya’yı, içindeki Hıristiyanlık sembollerini alçı ve kireçle kapattırarak camiye çevirdi ve ebediyen cami kalması için uzun bir vakıf senedi hazırladı. Bu vakıf senedinde Ayasofya’yı cami statüsünden çıkaranlara lanet dileği de yer alıyordu.
Fethin sembolü olarak asırlar boyu cami hüviyetiyle kullanılan bu mekân, ne acıdır ki 1935’te müzeye çevrildi; 85 yıl müze olarak kaldı ve 2020’de mahkeme kararıyla tekrar camiye çevrildi.
Daha doğrusu mahkeme Fatih’in vakıf senedini mesnet alarak cami olması kararını verdi, ama Ayasofya, cami – kilise bir arada açıldı. Çünkü müze döneminde üstleri kazınarak tekrar açığa çıkarılan, Fatih’in alçı ve kireçle kapattırdığı Hıristiyanlığa ait teslis / şirk sembolleri bu sefer açıkta bırakıldı. Hâlbuki Fatih’in vakıf senedinde olduğu gibi, aslına uygun olarak kapatılması gerekirdi.
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sürecinde bu itikâdî mesele Diyanet Yüksek Kuruluna solurdu. Yüksek Kurul, teslis şirkini ifade eden bu semboller için “Ayasofya Camiinde bulunan resimler burada kılınacak namazların sıhhatine engel değildir.” diye fetva vermişti. Dolayısıyla Ayasofya, cami adı altında açılırken, içinde İslami motiflerin yanında Hıristiyanlığın teslis sembollerinin de bulunması sebebiyle, her camide olması gereken tevhid ve ihlas ruhunu kazanamamıştı.
Açılışı bu şekilde yapılan Ayasofya’nın statüsünde, üç yıl sonra bir değişikliğe daha gidildi: Ayrı bir kapıdan ve para ödeyerek çıkılan ikinci kat (resmen olmasa da pratikte) tekrar müze işlevi görmeye başladı.
Buraya daha ziyade Hıristiyan ziyaretçiler geldiği için, duvarlar ve tavanda gördükleri Hıristiyanlık sembolleri karşısında istavroz çıkarmak vs. gibi ritüellerde bulunmaları kaçınılmaz ve engellenemez olduğundan; esasen bu kat müzeden de öte, Hıristiyan ayinlerine sahne olan bir kilise gibi kullanılmaya başlandı.
Böylece AYNI ÇATI ALTINDA MÜZE, KİLİSE VE CAMİ BİR ARADA TOPLANMIŞ OLDU.
Çok açık söylüyoruz:
Alt katının mescid / cami tarzında dizayn edilmiş olması ve tabelasında “cami” yazıyor olması, bu mekânın manen ve gerçekten cami olduğunu ispata kâfi değildir. Çünkü ayet-i kerimede mealen şöyle buyrulmaktadır:
“Şüphesiz mescidler, Allah’ındır. O hâlde, (oralarda) Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk / ibadet / dua etmeyin.” (Cin: 18)
Bu ayet bize açık ve net olarak gösteriyor ki, tevhid ve ihlas mekânı olması gereken bir camide, teslis şirkinin alamet-i farikası yani şiarı yer alamaz. Şayet buna müsaade edilirse, İslam akaidine göre tevhidle şirk karıştığından netice şirk olur. Yani oraya tevhid mahalli denemez.
Ayasofya’nın içinin şirk sembolleriyle dolu olduğu, giden gören herkesin malumudur. Ki internetten de bunları görmek mümkündür. Biz bu konuyu ilk olarak Ayasofya’nın camiye çevrilme arefesindeki heyecanlı günlerde, yine bu köşede kaleme aldığımız “Sembollerin Dili ve Ayasofya” adlı makalemizde yazmıştık. Daha sonra bu konuyla ilgili o kadar çok mesele zuhur etti ki, bunlar hakkında yazdığımız yazılar en nihayetinde kitap hacmine ulaştı ve bu yılın başlarında “Müslümanların Ayasofya’yla İmtihanı” adıyla kitap olarak basıldı.
O kitapta defaatle yer alan, İslam dışındaki din ve inançların şiar ve sembollerinin bir Müslümanın üzerinde ya da Allah’ın evi olan mescidlerde bulunmasının tevhidi nasıl iptal edip küfre ve şirke sebep olduğuna dair, büyük İslam âlimi İmam Rabbani’nin şu fetvasını önemine binaen tekrar aktarmak isteriz:
“İman, inanılması zorunlu olan bilgileri kalbin tasdik etmesi, yani inanması demektir. Bu tasdikin alameti, küfürden uzaklaşmak ve kâfirlikten sakınmaktır. Kâfirlikten sakınmak da, küfre mahsus şeylerden, mesela zünnar bağlamak gibi küfür alametlerini kullanmaktan sakınmak demektir. Tasdik edip de, zaruret olmadığı halde, küfürden sakınmayan Müslüman mürted olur.” [1]
Şimdi gelelim, bu izahatı yapmamıza sebep teşkil eden ve 50 ülkeden 150 âlimin katılımıyla gerçekleşen İslam Âlimleri Konferansı çerçevesinde, burada, yani Ayasofya’da kılınan Cuma namazına ve açıklanan sonuç bildirgesine:
Sorarız:
Bu âlimler tevhidle teslisin farkını bilemeyecek kadar cahil olabilirler mi?
Şayet cahilseler, zaten İslam âlimi makamını temsil etmiyorlar demektir.
Yok değilseler, yani gerçekten İslam âlimi hüviyetine sahipseler, şirkin tevhidle karışması demek olan bu büyük küfre karşı nasıl sessiz kalabildiler? Susmalarının sebebi nedir?
Diyelim ki daha öncesinde Ayasofya’nın bu son durumu hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdi. Peki, gelip bu mekâna girdikten sonra gözlerini kubbeye veya kenar köşelere çevirmemeleri için onlara yasak mı konmuş?
Dile kolay; tamı tamına 150 âlimden bahsediyoruz. 150 âlimin topu birden nasıl olur da Ayasofya’daki bu tevhidle şirk karışımını göremez ve bir tepki ortaya koyamaz?
Buradaki itikâdî facianın görülememesi, buraya toplanmış İslam âlimlerinin İslam’ı temsili noktasında sıkıntılı bir durum olduğunu düşündürmektedir.
Şimdi Ayasofya’daki bu büyük itikâdî faciayı daha iyi anlayabilmek adına şu sorulara hep birlikte cevap arayalım:
Soru 1: Ayasofya’daki bu semboller; mesela haç, İsa Meryem, kanatlı melek figürleri, Hıristiyan azizlerin resimleri ve camiinin tam ortasındaki Hıristiyan kralların taç giyme tören yeri, Hıristiyanlıktaki teslis şirkini temsil ve ifade etmiyor mu? Bunlar, bu mekânın Hıristiyanlığa ait bir kilise olduğu anlamına gelmiyor mu? Şayet geliyorsa, nasıl oluyor da bir mekân aynı zamanda hem cami hem de kilise olabiliyor? Bunun tarih boyunca ve günümüzde (dinlerarası diyalog fitnesi çerçevesindeki uygulamalar hariç) bir örneği gösterilebilir mi?
Soru 2: İslam’ın tevhid akidesine göre camiler Allah’ın evi ve Kâbe’nin şubesi mesabesinde olup, buralarda Allah’tan başkasının adını anmanın tevhid dışı olduğu, şirk sembollerine kutsallık atfetmenin şirk ve küfür olduğu açık değil midir? Elbette evet.
Soru 3: Peki Allah’ın evi, yani “cami” statüsüne sahip Ayasofya’da bunların bulunması için, yüzyıllar boyu İslam’ın bayraktarlığını yapmış Müslüman Türk milletine bir zorlama, bir tehdit mi vardır? Yani Türkiye egemenlik haklarını gereği gibi kullanmaktan aciz midir? Böyle bir tehdit de yoktur ve olamaz. Olmadığı en üst ağızlardan ifade edilmektedir.
Soru 4: O takdirde bu ihlale batılı çevreleri, hususiyle dinlerarası diyalog ve ılımlı İslam çevrelerini memnun etmek için mi müsaade edilmektedir?
Soru 5: Ayasofya bu şartlar altında, tevhid ve ihlas mekânı olması gerekirken bir şirk mekânı haline getirilmiş olmuyor mu?
Şimdi tam da burada Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Allah’a isyan edilen yerde mahlûkata itaat edilmez.” [2] hadis-i şerifini hatırlayalım. Öte yandan ayet ve hadislerde bütün günahların affolunabileceği, ama şirkin bunun istisnası olduğu haber verilmektedir.
“Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki(günah)ları ise, (kendi lütfundan) dilediği kimse için affeder. Artık kim Allah’a şirk koşarsa, o takdirde doğrusu (haktan) uzak bir dalâlet ile sapmış olur.” (Nisâ: 116)
Şirkin ne büyük bir felaket ve helak sebebi olduğuna dair şu ayet-i kerimeyi de yine mealen aktaralım:
“Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler (olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.” (Hac: 31)
Hıristiyanlığın teslis şirkine ait olan sembol ve inanç unsurlarına değer atfedilmesi ve / veya rağbet edilmesinin küfür ve şirk olacağına dair de birçok ayet-i kerime mevcuttur. Mesela Tevbe: 30, 32’ye, Maide: 73’e, Âl-i İmran: 64, 99 ve 100. ayetlere bakılabilir.
Soru 6: Cami statüsündeki Ayasofya’da Hıristiyanlık sembollerine izin verilmesi ya da müsamaha gösterilmesi, sıradan bir Müslüman için bile büyük bir tehlike arz ederken; 50 İslam ülkesini temsilen bir araya gelen 150 İslam âlimi(!), bu vahim durum karşısında nasıl sükût edebilmiştir? Ki tam da burada “Sükût ikrardandır” sözünü hatırlatmak isteriz. Evet; tekrar soruyoruz: Küfür ve şirk karşısında suskunluğun manası ve hükmü nedir? Eğer biz küfür ve şirk karşısında da suskun kalacaksak Müslüman olmamızın ne kıymeti kalır?
Soru 7: Bu âlimler Ayasofya’nın bu halinde bir mahzur görmüyor ve en azından basına akseden haliyle buna hiçbir itirazda bulunmuyorlarsa, bunların “İslam âlimi” kimliklerinin sorgulanması icap etmez mi?
Burada çok üzgün ve çok samimi olarak şunu söylemek isterim:
Biz Ayasofya’daki itikâdî sorun karşısında takınılan sessizliğin Türkiye’yle sınırlı olduğunu sanıyorduk. Ama yanılmışız. Meğer diğer İslam ülkeleri ya da en azından onları temsilen Türkiye’ye gönderilen şahıslar da, İslam’ın tevhid akidesi konusunda gereken hassasiyeti göstermekten uzak imişler. Ayasofya’da okunan sonuç bildirgesi sırasında soylu bir ses, hak adına ortaya konmuş bir tavır olmayışı ne yazık ki bunu gösteriyor.
Hiç kimse kusura bakmasın:
Küfür ve şirk karşısında sessiz kalanlara İslam âlimi falan denmez.
Eğer denirse, bu manzara karşısında İmam Azam Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel gibi güzide âlimlerimizin kemikleri sızlar. Zira onlar ne kırbaç yerken ne de zindana atılırken İslam’dan asla taviz vermemişlerdi.
Bununla beraber İslam dünyası tamamen boştur, akâid hassasiyeti olan tek bir kişi bile yoktur da denemez, demiyoruz. Belki de onlar kıyıda köşede kalmışlardır da kendilerine itibar edilmemiştir.
Netice olarak İstanbul’daki bu toplantıda bulunanların (belki istisnaları olsa da) İslam’ı temsil mevkiinde olmadıklarını düşünüyoruz. Öyle veya böyle, bu 150 kişi politik, sosyal, kültürel şartların etkisiyle “İslam âlimi” kimliklerinin gereğini ifa edememişlerdir.
İstanbul hediyelik eşya
Karşımızda iki yıldan beri aralıksız katledilen Gazzeli Müslüman kardeşlerimiz varken, İslam âlimi kimliğiyle toplanan 150 kişinin açık, net ve bağlayıcı bir cihad fetvası verememiş olması, ister istemez akıllara bu yazıya başlık yaptığımız şu tabiri getirmektedir:
“Güdümlü Âlimler, Kontrollü Fetvalar!”
Acı ama ne yazık ki gerçek budur.
Tarihin bir benzerini görmediği Gazze faciasında iki milyarlık İslam dünyasının eli kolu bağlıymışçasına etkisiz bir halde olmasının sebebini, belki de “âlim” sıfatı taşıyan bu kimselerin duruşunda aramak gerekir.
[1] Mektubat, 1. Cilt, 266. Mektup, 3. Cilt, 16. Mektup
[2] Ahmed bin Hanbel Müsned 1/129, No: 1065, Hakim el-Müstedrek 123/3
İslam Âlimleri Konferansının Ardından
10 Eylül 2025 Çarşamba 14:44
“Allah Ancak Takva Sahiplerinin Amelini Kabul Eder” [1]
30 Ağustos 2025 Cumartesi 14:13
Dini Allah’a Has Kılarak İhlâsla Tutmak
12 Ağustos 2025 Salı 12:20
Ahirete İman Haktır
05 Ağustos 2025 Salı 07:00
Hakkı Tavsiye
30 Temmuz 2025 Çarşamba 14:38
İslam’a ve Müslümanlara Ehl-i Kitap Merkezli Kültürel Saldırılar – 2
22 Temmuz 2025 Salı 12:35
İslam’a ve Müslümanlara Ehl-i Kitap Merkezli Kültürel Saldırılar
15 Temmuz 2025 Salı 07:26
Tarihin Tekerrür Etmemesi İçin Alınması Gereken Ders ve İbretler-2
08 Temmuz 2025 Salı 07:28
Tarihin Tekerrür Etmemesi İçin Alınması Gereken Ders ve İbretler

