Tarihin Tekerrür Etmemesi İçin Alınması Gereken Ders ve İbretler
Ali DEĞERMENCİ
Bir evvelki yazımızda İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in, İslam’a bakışını gösteren bir makalesini gündem etmiş ve bu makaleden önemli sonuçlar çıkarmıştık. Bu sonuçları Müslümanlar olarak hayatımızın her safhasında bize lazım olacak ilke, düstur ve prensipler olarak kabul etmek ve şahit olduğumuz hadiseleri bu zaviyeden değerlendirmek büyük ehemmiyet arz ediyor.
Söz konusu makaledeki görüşlerin, makaleyi yazan şahısla sınırlı olmadığını, batılıların / Hıristiyanların genel kanaatini ifade ettiğini de yine geçen haftaki yazımızda vurgulamıştık.
Bu yazımızda batının / Hıristiyan dünyasının İslam’a ve Müslümanlara karşı sahip olduğu bu bakış açısı hakkında, tarihten bazı örnekler de vererek, genel bir değerlendirme yapacağız.
İslam’a düşmanlık, kin, nefret ve öfke elbette sadece Hıristiyanlarla sınırlı değildir. Yahudileri de onlarla beraber düşünmek icap eder. Yazılarımızda yeri geldikçe tekrar ettiğimiz gibi, İslam söz konusu olduğunda Yahudi ve Hıristiyanlar arasında gözlemlenen sıkı ittifak, “Küfür tek bir millettir.” prensibinin müşahhas bir şekli mesabesindedir.
Öncelikle, bu gerçeği daha iyi anlamamıza vesile olacağı için, Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de biz Müslümanları ehl-i kitapla, yani Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili ikaz eden ayetlerden bazılarına işaret edelim:
1- Kuran-ı Kerim’de Ehl-i Kitapla (Yahudi ve Hıristiyanlarla) İlgili Bazı İkaz ve Tembihler
Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de, Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili ayetler büyük bir yekûn tutmaktadır. Bu konuda yaptığımız bir çalışma vesilesiyle bu ayetlerin binden fazla olduğunu gördük ki bu da Kuran-ı Kerim’in yaklaşık altıda birine tekabül etmektedir.
Her şeyi bilen, hükmünde yanılmayan ve hikmet sahibi olan Yüce Rabbimizin lüzumsuz beyanlardan münezzeh olduğu kesin bir vakıadır. Peki, o halde ehl-i kitap hakkında bu kadar çok ayet indirilmiş olması, hangi hikmete binaendir?
Bunun sebebi, geçmişte yaşanan olayları gerçek haliyle bildirmek, bunlardan ders ve ibret alınmasını sağlamak ve istikbale dönük olarak da Müslümanları ehl-i kitabın entrika, hile ve menfur planlarına karşı tedbir almaya sevk etmek olsa gerektir.
Müslümanları ehl-i kitap hakkında uyaran ayetlere bazı örnekler verelim:
“De ki: Ey Kitap Ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde, niçin Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermeğe yeltenerek inananları Allah’ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Âl-i İmran: 99)
“Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.” (Âl-i İmran: 100)
“Ey Kitap Ehli! Niçin hakkı bâtılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” (Âl-i İmran: 71)
Elbette ki gerek ehl-i kitabın taşıdığı vasıflara gerekse de Müslümanların onlara karşı nasıl teyakkuzda bulunması gerektiğine dair, daha birçok ayet zikredilebilir.
2- Ehl-i Kitabın Küfründeki Temel İki Sebep: Kibir ve Haset
İlgili ayetler incelendiğinde görülecektir ki, Yahudi ve Hıristiyanların (ehl-i kitabın) Müslümanlara olan kin ve düşmanlıklarının fiilî, müşahhas veya makul bir sebebi yoktur.
Sebep sadece küfürden kaynaklanan iki köklü hastalıktır: Kibir ve haset.
Bilindiği üzere kibir, haksız yere büyüklenmek demektir. Bu büyüklenme insanlara karşı olabileceği gibi, Allah’a ve İslam’a karşı da olabilir. Ehl-i kitap Allah’ın emrini dinlemeyerek, Hz. Peygamber’e, İslam’a ve Müslümanlara karşı büyüklük taslamak suretiyle küfürlerini izhar etmişlerdir. Küfürden kaynaklanan bu kibirleri onlarda daimi bir hastalık halindedir. Bu sebeple küfürleri devam ettikçe bu hastalıkla maluldürler; isteseler de bunu atamazlar.
Hasetlerinin sebebi ise Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kendi içlerinden gelmeyişidir. Bunu bir türlü hazmedememişlerdir.
Onlar, daha önceden kendi içlerinden gelen peygamberler sebebiyle kendilerini imtiyazlı kabul ediyor ve buna daha layık görüyorlardı. Allah ise hikmeti icabı kimi peygamber seçeceğini, kimi bu nimetle taltif edeceğini çok iyi bilmektedir. Bu iş ehl-i kitabın süfli arzularıyla olmaz.
Yahudi ve Hıristiyanların Hz. Peygambere (s.a.v.) olan hasetleri, daha sonraki dönemlerde korkunç bir ahlak olarak, İslam’a ve bütün Müslümanlara da yönelmiştir.
Bu önemli tespiti şundan yapıyoruz:
Tarihî süreçte, hususiyle Müslüman Türk milletinin Yahudi ve Hıristiyanlarla kurdukları diyaloglar çerçevesinde, onlar profesyonel oyunculuk sergileyerek Müslümanların yüzüne gülmüşler, fakat verdikleri sözlere, yaptıkları anlaşmalara hiçbir zaman sadık kalmamışlardır. Bu hal, kalplerindeki şirk ve küfür halinin zahire, sosyal hayata aksetmesidir.
O halde ehl-i kitapla olan münasebetlerinde Müslümanlar bu büyük gerçeği asla hatırlarından çıkarmamalı, son derece temkinli olmalı ve teenni ve tedbirle hareket etmelidirler.
İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak Müslümanları Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmamaları için ayetlerle uyarmaktadır.
3- Ehl-i Kitap Dost Edinilmemelidir
Maide Suresi 51. ayette mealen şöyle buyrulmaktadır:
“Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya hidayet etmez.” (Mâide: 51)
Dikkat edilirse ayet-i kerimede büyük bir gerçeğin altı çiziliyor ve deniyor ki “onlar birbirlerinin dostlarıdır.” Yani onlar, İslam söz konusu olduğunda bir araya gelir ve Müslümanlara karşı harekete geçerler. Yukarıda belirttiğimiz “Küfür tek bir millettir.” prensibi zaten bu gerçeğin bir başka ifadesidir.
“Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.” hükmünün ne kadar ağır, ne kadar büyük bir felakete işaret ettiğini herhalde Müslümanlar olarak kavramakta güçlük çekmeyiz.
Onlar dost edinildiğinde onlardan olmak demek, İslam dairesinin dışına çıkıp ya Yahudi ya da Hıristiyan kimliğine bürünmek manasına gelir.
Bu ne büyük bir ikazdır?
Onlarla kurulan dostluk, küfre gitmekle eşdeğer kabul ediliyor.
Hz. Peygamber de (s.a.v.) çeşitli hadisleriyle ehl-i kitapla dostluğu zemmetmiş, bu konuda ümmetini uyarmıştır.
Mesela bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” [1]
Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bir taraftan bu ikazı yaparken, bir taraftan da mucizevi bir şekilde bugüne işaret etmek suretiyle, ehl-i kitapla olan dostlukların artacağını, hatta hiçbir muhasebe yapmadan şuursuzca onların taklit edileceğini de haber vermiştir. Bu, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gaybe dönük mucize haberlerindendir.
Hadis-i şerif şöyledir:
Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:
Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz / onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler / kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.”
Biz sorduk:
“Ya Resûlellah! (İzlerini takip edeceğimiz bu topluluklar) Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?”
Şöyle buyurdu:
“Ya başka kimler olacaktı?” [2]
İşte bu hadis-i şerif, Müslüman Türk milletinin Tanzimat’tan beri müptela olduğu batılılaşma hastalığına ve bunun doğuracağı büyük felaketlere işaret etmektedir.
4- Tarihten Bazı Acı Örnekler
“Osmanlının Hazin Sonu”
Tarih boyunca batılılarla yani ehl-i kitapla en çok münasebette bulunmuş Müslüman millet, Türk milletidir, hususiyle Osmanlıdır.
Yaklaşık 12 asır İslam’ın bayraktarlığını yapan bu millet, Osmanlılar zamanında ehl-i kitapla olan münasebetlerinde, başlarda dikkatli gitmiş, o dikkat ve itina ile Balkanlarda ve hatta Avrupa içlerine kadar hâkimiyet sağlamıştır.
Ne zaman ki ehl-i kitapla ilgili düstur ve prensipler dikkate alınmamaya başlanmış, işte o zamandan sonra adım adım felaketler baş göstermiştir.
Osmanlının yükselme devrinden sonra gelen duraklama, sonra gerileme, sonra yıkılış sebeplerini bu mana ve zeminde aramak lazımdır.
Kaynaklarda Osmanlının yıkılışına dair dünyevileşme, batıyı taklit, kapitülasyonlar vs. gibi birçok sebep sayılır. Ama şunu açık ve net ifade edebiliriz:
Bu süreçteki bütün sebepler tek bir sebebe irca edilirse, o sebep ehl-i kitapla ilgili ilahi ikaz, emir ve tavsiyeleri dikkate almamak veya en azından bu konuda zafiyete düşmektir. Bu temel tespite akl-ı selim sahibi tek bir kişinin karşı çıkacağını düşünmüyorum. Evet, siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal, teknik bütün sahalardaki çöküşün ana sebebi budur.
Bazı örnekler verelim:
– Tanzimat’tan sonra gayrimüslimlere Kuran ve Sünnet ölçülerine ters düşen birçok imtiyaz tanınmıştır.
– Batı taklitçiliği başlamış, hususiyle askerî sahada ordu yenilenmiş, 2. Mahmud devrinde kıyafette de batılılaşmaya gidilmiş, hülasa fikrî, kültürel ve siyasi yönden Avrupa’yla kurulan temaslarda dinî ve milli kimliği koruma noktasında hassasiyet gösterilmemiştir. Bu tezin müdellel hale getirilmesi tarihçilerin işidir.
– Osmanlının son dönemlerinde çıkan 1. Dünya Savaşında bilindiği gibi “ihtilaf devletleri” ve “ittifak devletleri” olmak üzere iki cephe vardı ve Osmanlı ittifak devletlerine dâhil oldu. Yani Hıristiyanlarla beraber hareket etti.
Hâlbuki İslam tarihine baktığımız zaman görürüz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) hiçbir zaman kâfirlerle ittifak kurmamış, bilhassa savaşlarda onlarla birlikte hareket etmemiştir. Ve hulefa-yı raşidin devrinde de aynı tutum devam etmiştir. Bu da bize, Müslümanın her hal ve şartta kendi iradesi ve kendi gücüyle hareket etmesi gerektiğini göstermektedir.
İşte Osmanlının son zamanlarında bu ölçüye riayet edilmemiştir. Öyle ki, Çanakkale Savaşı döneminde bütün ordunun başı olan Genelkurmay Başkanının bir Alman olduğu düşünülürse, vehametin boyutu daha iyi anlaşılacaktır. Buna rağmen bu büyük millet, kendi inancı ve milli duyarlılığı ile Çanakkale Savaşında büyük bir destan yazmıştır.
– Ruslarla yapılan ve Doksanüç Harbi diye bilinen büyük savaşta, vatan müdafaasına atılan askerlerimizin üstünde yazlık elbiseler vardı. Yaklaşan kış öncesi Almanlara kışlık elbise siparişi verildi ve parası da ödendi. Ama elbiseler zamanında teslim edilmedi. Israrlı talepler sonucu Almanlar bu elbiseleri gemiye yükleyerek yola çıkardılar. Bir taraftan da Alman istihbaratı İngiliz istihbaratına durumu bildirdi ve İngilizler, askerlerimize elbise getirmekte olan gemiyi bombaladılar. Neticede yetmiş ile doksan bin arasında Mehmetçiğimiz, daha savaşa bile girmeden soğuktan donarak şehit oldu.
İşte sadece şu örnek bile ehl-i kitapla dost olunamayacağını göstermektedir.
– Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu İstanbul’a gelip 33 sene toprak vermeden, maharetle devleti idare eden Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirdiğinde, tok sesiyle, bayram yapar gibi bir konuşma yapan Mustafa Reşit Paşa bir masondu. Ki öncesinde de Sultan II. Abdülhamid Han’ın etrafı, çaycısından bile şüphe edeceği kadar, gayrimüslimlerle dostluk yapan ve onlara hizmet edenlerle çevrelenmişti. Elbette ki Osmanlı bu duruma birden bire değil, asırlar boyunca verilen tavizler sonucunda gelmiştir.
Verilen bu tavizler altı asır boyunca üç kıtada devam eden hâkimiyeti dumura uğratmış ve nihayet 1. Cihan Harbiyle Osmanlının sonu getirilmiştir.
Burada önemli bir tespit yapmak gerekir:
Tanzimat Döneminden bu yana “Osmanlı neden çöktü?” sorusuna cevap verilirken, ekseriyetle “Bizi din geri bıraktı; o halde dinde ıslahat yapmak suretiyle çağdaş batıya yakınlaşmalıyız.” şeklinde yorumlar yapılmıştır.
Hâlbuki bu, bir yanlıştan daha büyük başka bir yanlışa yuvarlanmaktır.
Çözüm olması gereken noktayı, problemin kaynağı olarak göstermektir.
Soruyoruz:
Osmanlı 400 çadırdan ibaret göçebe bir toplum iken, altı asır dünyaya neyle ve nasıl hükmetti?
Hangi esaslar, hangi kabul ve tatbikatlar Osmanlıyı yükseltti?
Cevap bellidir:
Allah’a olan teslimiyet, İslam’a olan bağlılık, hak ve adaletin tesisi ve haklı sebeplere dayanan cihad ruhu.
Peki, şimdi yine soruyoruz:
Nasıl oluyor da büyüme, yükselme ve güçlenmenin sebebi olan Yüce İslam’ın ilkeleri, aynı zamanda duraklamanın, gerilemenin ve yıkılışın da sebebi olabiliyor?
Kanaatimizce tarihçiler bu soruları merkeze alarak araştırmalarına yeni bir yön vermelidir.
Şimdi böyle bir perspektiften günümüze baktığımızda ne görüyoruz?
Aynı hataların, aynı yanlışların, yani batıyla, ehl-i kitapla dostlukların tekrar edildiğini görmüyor muyuz?
İslam dünyası işte bu sebeple inim inim inliyor.
Saldırılar, kan, gözyaşı, zulüm, işkence, tahribat ve yıkım, bu sebeple tasvir edilemeyecek boyutlara ulaştı.
İster istemez akıllara Akif’in dörtlüğü geliyor:
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
Tarihi “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Yine de Allah ayıkmayı ve şuurlu hareket etmeyi nasip etsin diye dua edelim.
Devam edeceğiz.
[1] Ebû Dâvud, Libâs, 4 / 4031.
[2] Buhari, Enbiya 50; Müslim, İlim 6.


