Bir süredir devam eden “hak” serimizi bu yazıyla bitirirken, bu seri boyunca vermeye çalıştığımız temel mesaja bir kere daha dikkat çekmek isteriz:
Hak yol, hak dava İslam’dır. İslam, Allah Teâlâ’nın seçip razı olduğu tek hak dindir. Bu sebeple hakla olmak, hakla yaşamak en büyük nimet, en büyük bahtiyarlık ve kurtuluşun da teminatıdır.
Hakla olmanın, bir başka ifadeyle İslam üzere olmanın alameti sayılabilecek iki büyük haslet vardır. Bunlardan birincisi “muhlisine lehüddin / dini Allah’a has kılarak ihlas sahibi olmak”tır ki bunu bir evvelki yazımızda anlatmıştık.
İkincisi de İslam’ı takvâ üzere yaşamaktır. İşte serimizin bu son yazısında, aynı zamanda kalbî bir amel olan takvâ konusunu ele alacağız.
I- Takvânın Manası
Kur’ân-ı Kerîm’de takvâ üç anlamda kullanılır:
Haşyet ve Heybet Manasında:
Şu âyetlerde takvâ kelimesi haşyet ve heybet manasındadır:
“Yalnız benden (benim azâbımdan) korkun.” (Bakara: 41)
“Allah’a döndürüleceğiniz bir günden sakının.” (Bakara: 281)
Taat ve İbâdet Manasında:
Şu âyette takvâ, taat ve ibâdet manasındadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun.” (Âl-i İmran: 102)
İbn Abbas (r.a.) bu âyetin “Nasıl ibâdet etmek gerekiyorsa öyle ibâdet edin” manasına geldiğini, Mücâhid ise “Allah’a itaat edip isyan etmemek, devamlı zikredip hiç unutmamak, şükredip nankörlük etmemek” olduğunu söylemiştir.
Kalbi Günahlardan Temiz Tutmak Manasında:
Takvânın asıl manası, bu üçüncü manadır. Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:
“Her kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa (takvâ sahibi olursa) işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.” (Nur: 52)
Bu âyet-i kerîmede önce itaat ve haşyet, ardından da takvâ zikrediliyor. Buradan da takvânın hakiki manasının, taat ve haşyetten farklı olduğu anlaşılıyor. Takvâ, kalbi günahlardan temiz tutmak olup, Allah’a karşı saygıyı, sevgiyi, O’ndan duyulan korkuyu, O’na taat ve ibâdeti de içine alan kompleks bir kavramdır. İslâmî eserler, hususiyle tasavvufî kaynaklar incelendiğinde takvânın, hep bu üçüncü anlamı destekler mahiyette açıklandığı görülür. Buna göre takvâda esas olan, günah ve isyana karşı teyakkuz halinde bulunmak, henüz günaha düşmeden tedbirli olmak, iradeyi kullanarak haramlardan, tehlikelerden korunmaktır.
Takvânın bir alt derecesi olan “verâ” da bu çerçevede mütalaa edilir ve “şüphelilerden kaçmak” anlamına gelir. Dinimizde haram ve helaller açıktır, bellidir. Fakat bir de şüpheliler vardır ki, insanlar çoğu zaman bunları anlamakta hataya düşerler. İşte verâ, harama düşmek korkusuyla şüphelilerden kaçmak demektir.
II- Takvânın Önemi
İslâm’da takvâ çok önemli bir kavram olup, Kur’ân’da türevleriyle birlikte 285 âyette yer alır. Bu, takvânın dinde ne kadar önemli olduğuna başlı başına bir delildir. Fatiha’dan sonra gelen ve Kur’ân’ın en uzun sûresi olan Bakara Sûre-si’nin ilk âyetlerinde, Kur’ân’dan şüphe etmemek için takvâ şartı konmaktadır. Buna göre ancak muttakiler Kitap’tan şüphe etmez. (Bakara: 2) Yine Allah Teâlâ’nın dostu olan veli kullar anlatılırken, onların temel iki vasfı olarak iman etmeleri ve takvâları gösterilmektedir. (Bak: Yunus: 62 – 64)
Başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere, bütün İslâmî kaynaklarda takvânın hem geçmiş ümmetlere, hem ümmet-i Muhammed’e tavsiye edilen en büyük makam olduğu haber verilir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün insanlara en baştaki nasihati takvâdır, yani muttaki olmalarıdır. Bunu şu âyet-i kerîmeden anlıyoruz:
“And olsun ki biz sizden önce kitap verilenlere de, size de Allah’tan korkun (takvâ sahibi olun) diye tavsiye ettik.” (Nisâ: 131)
Ümmet-i Muhammed’in büyükleri olan âlimler ve sâlihler, nasihatleşmek istediklerinde birbirlerine hep takvâyı tavsiye ederlermiş. Mâide Sûresi’nin 27. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:
“Allah ancak takvâ sahiplerinin amelini kabul eder.”
Her insan amelinin makbul olmasını isteyeceğine ve bunun şartı da takvâ olduğuna göre, buradan her mü’minin mutlaka takvâyı elde etmekle mükellef olduğu anlaşılmaktadır.
“Anlatıldığına göre Amir bin Abd-i Kays, her gün bin rekât namaz kılar, sonra yatağına uzanarak nefsine şöyle derdi: ‘Ey bütün kötülüklerin kaynağı! Vallahi senden bir an bile hoşnut olmadım!’ Amr yine bir gün ağlar. ‘Seni ağlatan nedir?’ diye sorarlar. Der ki: Beni ağlatan ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’ âyetidir.” [2]
Bu hâdise, dinde hassas davranan âlim ve sâlih kişilerin takvâya ne derece önem verdiklerini gösterir. İmam Gazâlî’nin şu sözleri takvânın önemini anlatmaya kâfidir:
“Takvâ daha ilerisi olmayan, varılacak son noktadır. Cenâb-ı Hakk bütün nasihatleri, yol göstermeyi, irşadı, tembihi, tedibi, talimi, ahlâk güzelliğini bu tek tavsiye içinde toplamıştır. Bunları da hikmetine ve rahmetine layık bir şekilde yapmıştır. Yine anlaşılmaktadır ki, takvâ hasleti dünya ve âhiretin bütün hayırlarını içinde toplamakta, bütün işlerde ve kullukta insanları yüksek derecelere eriştirecek özellikler ihtiva etmektedir.” [3]
İşte kalbin, İslâm’da bu kadar önemli olan takvâ hasletini kazanmasıyla bütün hayat kendiliğinden ibâdet haline gelir.
III- Takvâ Nasıl Elde Edilir?
Takvâ büyük bir hazine olduğuna, âhirette kurtuluşun alâmet ve işaretlerini taşıdığına göre, onu elde etmek için azamî gayret sarf etmek, Müslüman ve akıl sahibi olmanın gereğidir. Takvâ hakkında söylenecek söz çoktur. Bu konuda kitap çapında malumat verilse bile bu büyük nimet hakkıyla anlatılamaz. Takvâyı elde etmek için şu iki şeye mutlaka dikkat edilmelidir:
1- Cehd etmek, cihad etmek, nefisle savaşmak, takvâyı elde etmenin birinci ve en önemli yoludur. Hiçbir nimet cehd etmeden, mücâdele etmeden ele geçmez. Takvâ gibi bir kurtuluş iksiri de elbette ki cehd ve gayret olmadan kazanılamaz.
2- Takvâyı elde etmenin ikinci şartı ise istikâmet üzere olmak, sırat-ı müstakim üzere yürümektir.
Cihad ve istikâmet görevlerinden sonra, Allah lütfu ve ihsanıyla tecelli edecek -umulur ki- takvâ nimetini bize bahşedecektir. Her hayırlı amelin ve başarının Allah’ın lütfuyla olduğu bir gerçektir. Allah bütün zorlukları kolaylaştırır, kullarına şefkat ve merhametiyle tecelli edip onları muvaffak kılar. Yeter ki kul samimi olsun, gayret etsin. Bütün bu manaları içinde toplayarak bizi takvâyı elde etmemiz için teşvik eden şu âyet-i kerîme çok önemlidir:
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri Biz elbette yollarımıza hidâyet ederiz. Muhakkak ki Allah iyilik edenlerle (muhsinlerle) beraberdir.” (Ankebut: 69)
Takvâ halini kazanıp bunu devam ettiren bir kimse, kalbiyle de Allah’a yöneldiğinden, bütün hayatı ibâdet haline gelmiş olur. Cenâb-ı Hakk bizi ve bütün mü’minleri muttakiler zümresine ilhak eylesin.
Yazımızı ve bu yazıyla birlikte serimizi noktalarken, bir kere daha hatırlatalım:
İslam tek hak dindir. İslam’da sabit-i kadem olmak en büyük bahtiyarlık, hidayet üzere olmanın da olmazsa olmaz şartıdır. Hakla batılın, tevhidle şirkin birbirine karıştığı günümüzde hak yol İslam’ı gereği gibi yaşayabilmek için iki vasıf şart ve elzemdir: Dini ihlasla tutmak ve takvâyı hâl edinmek. İşte ebedî saadetin yolu budur. Allah hepimize ve tüm müminlere bu nurlu istikamet yolunu nasib ü müyesser eylesin.
Son söz Allah Rasulü’nün (s.a.v.) olsun:
“Allah’ım! Sen Hakk’sın. Vaadin de hak, Sana kavuşmak da hak, sözün de hak, cennet de hak, cehennem de hak, Peygamberler de hak, Muhammed (s.a.v.) de hak, kıyamet saati de hak.” [4]
[1] Maide: 27
[2] İmam Gazali, Abidler Yolu s. 110. Tercüme: Ali Kaya, İstanbul 2014, 17. Baskı
[3] A.g.e., s. 111.
[4] Buhârî, Teheccüd, 1.


