ÇOCUKLARIMIZI PARÇALAYAN SOKAK KÖPEKLERİNİN SAHİPLİ, ÇOCUKLARIMIZIN SAHİPSİZ OLMASI ÜZERİNE
Dün çocuğumla Trabzon’da bir parktaydım. 10 çocuk-genç geldi. Ortaokul lise çağlarındaydılar. 2si erkekti. Hepsinin boyunlarında, kollarında, parmaklarında, bileklerinde, kulaklarında, burunlarında envai ceşit acayip takılar vardı. Paylaşımlı şekilde sigara ve elektronik sigara içiyorlardı. Giyimleri siyah ve siyaha yakın koyuydu. Ayakkabılar genelde bez ve beyazdı. Bazısı çok çok bol giyinmişti bazısı çok çok dar. Ortası yoktu. Özellikle pantolonlar acayip genişti. Hatta geniş ötesiydi. Çocukların çoğu cılızdı. Cılız dedimse öyle böyle değil çok cılızdı. İçlerinden üç tanesi normal ve normal üstü ölcülerdeydi. Boyları genel olarak çok kısa ve ortaydı. Coğunun yüzleri çok zayıftı. Bir kaçının boynunda dikkat çekiçi büyüklükte haç kolyeleri vardı. Bir an turist olduklarını düşündüm. Bir toplanıp bir dağılıyorlardı. Çok uzak değillerdi ama konuştuklarını anlayamıyordum. Biraz yaklaşıp yakınlarına oturdum. Türkçe konuşuyorlardı. Dağılıp, bir kaçı az ileride oturan 3 kızın yanlarına gidince onların da bu gruptan olduğunu anladım. Onların giyimleri de cüsseleri de normaldi. Biri sürekli ayakta bir oraya bir buraya yürüyordu. Biri oturuyordu ve tamamen elindeki telefona gömülmüştü. Diğeri de oturur halde resim yapıyordu. Bu küçük grup kendi alanlarında sabitti. Fakat büyük grup çok hareketliydi. Bir, o uçta kendi aralarında toplanıyorlar, bir diğer uca gidip küçük grupla kısa konuşup kendi bölgelerine dönüyorlardı. Bir kaçının bileğinde deri üzerine monte edilmiş sivri parlak demirlerden oluşan bileklikler vardı. Kız çocuklarından birinin belinde, uçtan uca 9mm mermiler dizili arma şeklinde bir kemer vardı. Mermiler parlaktı. Krom veya nikel kaplıydı. Erkeklerden biri kızların birinden ayna ve kalem alıp gözlerine dikkat ve özenle sürme çekti. Bu uzun gözlem boyunca bir yandan çocuğumun patenlerini giydiriyor, bir yandan merak ve soru biriktiriyor, bir yandan da iletişimi nasıl başlatacağıma karar vermeye çalışıyordum. Bir kaçı ile biraz göz temasından sonra belinde arma kemeri olana kemerin anlamı nedir diye sorarak iletişimi başlattım. Abi, bir anlamı yok dedi. Açıkçası “amca” demesini bekliyordum; “abi” hitabı yaşıma çok uymasa da bozuntuya vermeden sohbete devam ettim. Bilekliğini sordum. Onun da bir anlamı yok, hoşuma gittiği için takıyorum dedi. Büyük gruptaki iki erkekten biri hariç diğerleri üç kişilik grubun yanına gitti. Biraz eğleşip geri geldiler. Okullarını sordum bu sefer. Kimi ortaokullu kimi liseliydi. Hepsinin hayali ve planı vardı. Erkek olandan yanıma oturmasını istedim. Oturunca merhaba için elimi uzattım. Elleri buz, tırnakları ojeliydi. Ellerin neden çok soğuk diye sordum. Hava soğuk abi dedi. Üzerinde incecik bir tişört vardı. Neden tişörtle gezdiğini sordum. Böyle seviyorum abi dedi. Bileğinde sivri demirli suni deriden bir bileklik. Parmağındaki iki yüzükten birinde kuru kafa diğerinde kıvrılmış yılan figürü, boynunda kocaman bir haç vardı. Yüzüklerdeki figürleri sordum. Bir anlamı yok dedi. Ne olmak istediğini sordum. Hakim olacağım dedi. Boynundaki haçın anlamı var mı sorunca: Elhamdülillah müslümanım abi dedi. Geçtim. Dersleri v.s. sordum. Okullarını, memleketlerini vs sordum. Oradan buradan şuradan. Hepsi bizim çocuklarımızdı. Hepsi okulluydu. Bu arada 25 yaşlarında orta boylu, her tarafında parlak metaller olan kısa deri ceketli, dar kot pantolonlu, acayip saç kesimli, kayık bakışlı bir genç defalarca defalarca yanımızdan bir o yana, bir bu yana gitti geldi. Sonra uzaklaştı. Büyük grupla muhabbet bittikten sonra küçük grubun yanına geçtim. Telefona gömülmüş olan istifini bozmadı. Resim yapmakta olanın resmine bakarak ne çizdiğini sordum. Bir kız çiziyorum dedi. Rengarenk kalemlerle; elleri ceplerinde, gövdesi küçük, başı ve gözleri büyük, saçları dağınık bir kız çocuğu çiziyordu.
Ahmet Aktoğan

